Sillyon

Perge ve Aspendos arasında yer alan bu Pamphylia şehri, yamaçları neredeyse tamamen dik, üzeri ise düzlük bir tepede kurulmuştur. Bu tepe, olağan dışı fiziksel yapısıyla uzaktan bile görülebilir. Strabo, yazılarında denizden kırk stad ya da 7.2 kilometre içerde olan bu şehrin Perge’den görülebileceğini ifade eder.

Diğer tüm Pamphylia şehirleri gibi, Sillyon’un da genel olarak Truva Savaşı’ndan sonra Mopsos ve Calchas isimli kahramanlar tarafından kurulduğu kabul edilir. Sillyon’da bulunan bir heykel kaidesinde Mopsos’un ismi yazılıdır.

Sillyon M.Ö. üçüncü yüzyılda kendi adını taşıyan madeni parasını basmaya başlamıştır. Muhtemelen Roma döneminde Sillyon olarak değişen şehrin ismi, bu paraların üzerinde Sylviys olarak geçer.

Tarihte Sillyon ismine, Arrianos’un Büyük İskender’in seferleri hakkındaki notlarına kadar neredeyse hiç rastlanmamıştır. Bu notlar, Perge halkının aksine Sillyon halkının Büyük İskender’e karşı düşmanca davrandığını belirtir. Askerlerin yanı sıra paralı askerlerden de destek alarak kendilerini iyi müdafaa etmişlerdir. Sillyon’un her açıdan Pers döneminden beri askeri bir üs olduğu görülür, Helenistik, Roma, Bizans ve Selçuklu çağlarından kalan harabeler ve surlar şehrin askeri kimliğini uzun süre koruduğunu gösterir.

Yanköy’den tepeye doğru düz patikayı tırmanan birinin karşılaşacağı ilk şey aşağı giriş kapısıdır. Bu kapı, iki dikdörtgen kule ve at nalı şeklinde bir avludan oluşur. Kapı, planlarıyla ve duvar işçiliğiyle Perge’nin Helenistik kapısına benzer. Buradan yola çıkılırsa, kapı M.Ö. üçüncü yüzyıla tarihlendirilebilir.

Sillyon sarp kenarlı bir tepenin üzerinde kurulduğundan şehri surlarla kuşatmaya gerek duyulmamıştır. Sadece eğimin en az olduğu batı ve güneybatı bölümlerinde surlar, kuleler, siperler dikilmiştir. Bunlar, özenli bir taş işçiliği ve büyük teknik uzmanlık sergiler.

Şehrin en eski kalıntıları ana giriş kapısının kuzeydoğusundadır. Burada bir kişinin ilk karşılaştığı yapı, Bizans döneminden kalan iki katlı, yüksek duvarlı bir binadır. Yapı iyi bir durumda da olsa işlevi henüz anlaşılamamıştır. Bu yapının sonunda, Sillyon’un en önemli yapılarından biri, Helenistik döneme ait 7×55 metre boyutunda bir palaestra vardır. Palaestra’nın batı duvarında 10 tane değişik boyutlarda pencere vardır. Biraz daha ileride zarif kapısı olan ve duvarları özenle yapılmış küçük bir Helenistik yapı vardır. Yapının ünü, kapının üzerindeki yerel Pamphylia lehçesi ile yazılmış yazıttan gelmektedir. 30 satır uzunluğundaki yazıt, bugün bu lehçe ile yazılmış bilinen en uzun ve en önemli belgedir. Ne yazık ki, daha sonraki tarihlerde kapıda bir delik açılarak yazıtın bir bölümü yok edilmiştir. Yunan harfleri ile yazılan bu lehçe, M.S. birinci yüzyıla kadar Pamphylia’nın genişçe bir kısmında kullanılmışsa da, bu tarihten sonra giderek unutulmuş ve yerini Yunanca’ya bırakmıştır.

Platonun güney ucunda üzücü bir manzara ile karşılaşılır. Avusturyalı araştırmacı Lanckoronski’nin seyahat notlarında 1884’te devlet tarafından çok iyi korunduğunu belirttiği Sillyon tiyatrosu ve onun hemen yanındaki odeon 1969’daki toprak kaymasında tepeden aşağı göçmüş ve geriye sadece caeva’nın seyircilerin oturduğu 11 sıra basamağı kalmıştır.

Tiyatrodan hemen sonra, yanlarında tırabzanları olan taş merdivenler, kare ve ya dikdörtgen planlı o dönemin titiz tipik taş işçiliğiyle yapılmış Helenistik dönem evlerine çıkar. Doğuya doğru gidilirse, küçük bir Helenistik tapınakla karşılaşılır. 7.30X11.00 metre ölçülerindeki bir podyumun üzerinde yükselen tapınağın ana salon duvarları ve dış kolonların tabanındaki duvar halen durmaktadır. Varolan mimari kalıntılardan tapınağın ön cephesi sütunlu Dor tarzında olduğu anlaşılır.

Onüçüncü yüzyılın başlarından itibaren, Selçuklular, tıpkı diğer bazı şehirlerde yaptıkları gibi, Sillyon’a da küçük gruplar halinde yerleşmişlerdir. Selçuklular geleneklerine bağlı olarak acropolis’te küçük, ince duvarlı, mazgallı siperi olan bir kale yapmışlardır. Selçuk döneminden günümüze kalan en ilgi çekici yapı acropolis’in kuzeybatı kısmındaki kare, kubbeli camidir.

Acropolis’in doğu ucunda birkaç Bizans ve Selçuk yapısından başka önemli bir kalıntı yoktur. Üst kapıdan köye dönerken iyi muhafaza edilmiş kuleye ulaşmadan önce, sade mezarlardan oluşan necropolis (mezarlık) alanından geçilir. Kare planlı kulenin iki katı vardır ve alt kata açılan bir kapısı bulunmaktadır. Üst kısımdaki siperlere açılan kapılar savunma amaçlı yapılmıştır. Stadyum kulenin güneybatısındaki terasta yer almaktadır. Oldukça kötü durumdadır; geriye sadece batı kenarı boyunca uzanan tonozların üzerindeki seyirci sıraları kalmıştır.

Bölgede muhtemelen ihtiyacı karşılayacak yeterli su kaynağı bulunmamaktaydı çünkü Helenistik dönemden itibaren kapalı ve açık su sarnıçlarının yapımına önem verildiği açık şekilde görülmektedir.

Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün “Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki bilgilerden derlenmiştir.

Yazar: Mehmet

Bir Cevap Yazın